Şehir Efsaneleri

30 Aralık 2019 Pazartesi


Amazonlar
Amazonlar M.Ö.1200 yıllarına yaşamış efsanevi kadın savaşçılardır. Thermodon (Terme Çayı) kıyısında kurmuş oldukları Themiskyra kentinde yaşamışlardır.
Oklarının yaylarını iyi çekebilmeleri için kadınların çocukken sağ memelerini kestiklerini ve bundan dolayı kendilerine "memesiz" demek olan "Amozon" adının verildiği söylenir.
Yunan mitolojisinde Amazonlardan savaş tanrısı Ares ile iyiliksever Harmonia'nın (Afrodit) çocukları olarak bahsedilir. Göçebeliğin hakim olduğu avcı ve toplayıcı yaşam tarzından yerleşik hayata geçilmesi ve tarımın başlamasıyla ortaya çıkan artı ürün toplumlara bolluk ve bereketi getirmiştir. Bereket ise, kadınla simgelenmiş böylece Bereket Tanrıçası Kybele ortaya çıkmıştır.
Yerleşik hayata geçiş kadınların toplumdaki yerini etkilemiş, kadının saygınlığı ve etkinliğini arttırmıştır. Kadın statüsünün yükselmesi zaman içerisinde bazı toplumlarda ana erkil yaşam tarzını doğurmuştur.


Tomara Şelalesinin efsanesi: 
Tomara şelalesiyle ilgili yörede anlatılan efsane şöyle: “Seydibaba Köyü çobanı, kendi kendine sürüyü otlatıyormuş. Öğlen saatlerinde sürüyü götürüp ıssız yerde yatırıp, abdestini alır, namazını kılarmış. Köylü, sürüyü susuz bırakıyor diye çobanı, dava etmiş. Bir gün, çobanı gizlice takip etmişler. Tam öğle zamanı çoban yine sürüyü aynı ıssız yere indirmiş. Elindeki değneğini toprağa vurmuş. Çıkan sudan kendisi abdest alıp namazını kılmış, sürü de suyunu içmiş. Çoban namazını kıldıktan sonra bakmış ki köylü kendini seyrediyor. Buna çok kızan çoban kavalını bir tarafa, bıçağının kılıfını bir tarafa savurmuş. Biri düşmüş Tomara Şelalesi’ne, diğeri de Çamoluk ilçesinin Mindaval köyüne. Kaval ile bıçağın kınının düştüğü yerden sular fışkırmış. Kırk ayrı yerden su çıkan Tomara Şelalesi’nin diğer bir adı da ‘Kırk Gözeler’ olarak günümüze kadar gelmiştir.” 

Sabancı Baba Söylencesi(Sakarya)


Sabancı Baba Söylencesi
Bir zamanlar Sapanca gölünün yerinde, verimli topraklar, bu toprakların üzerinde de zengin, varlıklı bir kasaba varmış. Kasaba halkı zenginmiş, varlıklıymış ama gözlerini dünya malı bürümüş, bencillik ve cimrilik ruhlarını karartmış. Bir gün, Adapazarı’nın güneyindeki Erenler tepesinde oturan, gözünü dünyaya kapamış, gönlünü aşk ve sevgiyle doldurmuş erenlerden Eren Dede, bu kasabaya inmiş. Selam vermiş, selamını almamışlar, konuk olmak istemiş, kimse “buyurun” dememiş, hangi kapıyı çaldıysa yüzüne kapanmış. Bu fakir, fakat gönlü zengin dervişe bir bardak içecek su bile vermemişler. Derviş gönlü bu, bir kırıldı mı onarılmaz, onarılsa da faydası olmaz. Akşama değin yorgun-argın, aç-susuz kasabayı terk ederken, ötelerde küçük bir kulübeden sızan mum ışığına doğru yönelmiş, bir de bu kapıyı çalayım, belki bir gönül yoldaşı bulurum diye düşünmüş. Bu, kasaba halkına sapan yaparak geçimini sağlayan fakir bir sapancının iş yeriymiş. Kapıyı çalmış, az sonra sapancı güler yüzle konuğuna açmış kapıyı: “Buyurun, hoş geldin, safa geldin. Ocaktan tencereyi şimdi indirdim. Bir konuk göndermesi için Tanrı’ya niyaz ediyordum” demiş. Derviş memnun, başköşeye oturmuş. Sapancı sofrayı kurmuş, nesi var, nesi yoksa dervişin önüne getirmiş. Yemekten sonra, içi talaş dolu yatağını sermiş, konuğunu yatırmış. Sabah, erkenden kalkmışlar. Derviş, Sapancı’dan izin istemiş, Sapancı da onu karşıdaki tepelere kadar uğurlamış. Dönüşünde bir de ne görsün. Kasabanın yerinde koca bir göl var. Ne ev-bark kalmış, ne tarla-tapan. Koca göl, hepsini bir anda yutuvermiş. Kendisinden başka hayatta kimsecikler yok. Dervişin ahı tutmuş, kırılan bir gönül, bir kasabaya mal olmuş. O günden sonra, bu koca göle “Sapanca” adını vermişler. 

29 Aralık 2019 Pazar

Akıncılar Mah.Ahmethaşhaş İlkokulu - AFYON KARAHİSAR KALESİ BATTAL GAZİ EFSANESİ(Serpil KOÇAK)


AFYON KARAHİSAR KALESİ BATTAL  GAZİ EFSANESİ(Serpil KOÇAK)

Afyonkarahisar’da 740 yılında öldüğü konusunda tarihçilerin birleştiği Battal Gazi ile yakın arkadaşı Ahmet Tarhan kaleyi kuşatır, içeridekilerin dışarısı ile bütün bağlantılarını keser. Kale komutanı, bunun üzerine Bizans İmparatoru’na haber gönderir ve yüz bin kişilik bir ordu yardım için yola çıkar. Kalenin burçlarından Battal Gazi’yi görerek aşık olan komutanın güzel kızı Ona bir kötülük gelmemesi için çimler üzerinde uyumakta olan Battal Gazi’ye bağırır, ancak duyuramaz. Sonra bir kağıt yazar, taşa sararak üzerine atar. Battal Gazi, bir iki kıpırdandıktan sonra hareketsiz kalır. Battal Gazi’nin uyanmadığını gören kız telaşlanır, babasına Türklerin komutanının çayırda uyuduğunu söyler ve güya Onu öldürmek için zehirli bir hançer ister. Battal Gazi’nin yanına gelen kız onu ölmüş olarak bulur. Çünkü attığı taş, Battal Gazi’nin kulağına gelmiş ve ölümüne neden olmuştur. Kız üzülür ve hançeri kendi kalbine saplayarak hayatına son verir.




AKINCILAR MAH.AHMETHAŞHAŞ İLKOKULU 
BARTIN ULUKAYA ŞELALESİ ŞEHİR EFSANESİ
 

eskişehir şehir efsanesi


ESKİŞEHİR ŞEHİR EFSANESİ 1
Halk Edebiyatımızın biricik siması Yunus Emre, çağlar boyunca bu topraklardan seslenmiştir. Sarıköy’de ekincilikle geçinen ve gayet yoksul olan Yunus Emre, bir kıtlık yılında buğday istemek üzere, Suluca Karahöyük’te Hacı-Bektaş Veli Dergahı’na giderken, eli boş gitmemek için dağdan alıç toplayıp götürür. Geldiğini ve ziyaret sebebini kendisine bildirdiklerinde Hacıbektaş Veli, adamaları vasıtası ile sordurur:
Hacıbektaş:
- Buğday mı verelim, nefes mi?
Yunus:
- Nefesi ne yapayım bana buğday gerek.
Hacıbektaş:
- Buğday gerekse verelim. Fakat nefes gerekse getirdiğin alıçın her tanesine bir nefes verelim.
Yunus:
- Nefes neme gerek, der.
Hünkar bu kez de:
- Buğday gerekse verelim. Fakat nefes gerekse getirdiğin alıçın çekirdeği başına on nefes verelim.

Yunus bu söze karşı dayatır. Çoluk çocuğu olduğunu, nefesin onların karnını doyurmayacağını söyler.
- Ben nefesi neyleyim? İhsan ederlerse bana buğday versinler, der.

Hünkar’ın emriyle öküzünün götürebileceği kadar buğday yüklenir. Yunus veda edip yola koyulur, fakat köyden biraz uzaklaşınca aklı başına gelir.
- Eyvah ben ne olmayacak iş ettim. Bana nasip sundular kabul etmedim. Hem de alıçın her çekirdeği başına on nefes sundu da kabullenmedim. Buğday bir nice gün sonra tükenir. Nefes ölünceye dek tükenmez. Geri dönüp erenlerin eşiğine varayım. Belki bana himmet ettikleri nasibi verirler.
Diyerek dönüp dergaha gelir. Öküzüne yüklediği buğdayı indirir.
- Erenler bana himmet ettikleri nasibi versinler, der.
Halifeler bu hali hünkar’a bildirirler. Hacıbektaş Veli buyurur ki :
- Bundan artık bu iş burada olmaz. Biz onun kilidi anahtarını Tapduk Emre’ye verdik.Varsın nasibini ondan alsın.
Yunus tekrar yola düşüp Sarıköy’e gelir. Araya araya Tapduk Emre’yi bulur. Hünkar’ın selamını söyler. Tapduk Emre:
- Safa geldin, kadem getirdin. Olanı biteni biliyoruz. Hizmet et emek yetür, nasibini al, der.
- Yunus kırk yıl Tapduk Emre’ye canla başla hizmet eder. Dağdan sırtı ile dergaha odun taşıya taşıya sırtı kabarır, hatta yara olur. Fakat kimseye bir şey demez. Tapduk Emre de Yunus’u sever. Bu hal öteki dervişleri kıskandırır. Şeyhin kızını seviyor da ondan bu derece hizmet ediyor gibi sözler alttan alta söylenmeğe başlar.
Yunus’ta böyle bir art düşünce yoktur. Şeyhi de bunu bilir. Bir gün Yunus tekkeye yine odun getirmiştir. Tapduk Emre sorar:
- Bunlar ne düzgün odunlar. Yunus dağda eğri odun yok mu?
- Var amma kapınızdan içeri eğri girmez. Bu kapıya eğri yaraşmaz.
Soru da cevabı da aslında, o yersiz düşünce ve dedikodulara karşıdır.
Bir gün dağda hazırladığı odunları sarmağa elindeki kıldan ip yetişmez. Yılanlar gelip birbirine düğümlenir, boylu boyunca ip gibi uzanırlar. Yunus onlarla odunları sarıp sırtlar ve Tapduk Emre’nin dergahına getirir. Odunları yere bırakınca yılanlar çözülür, kaybolup giderler.
Tapduk, Yunus’un doğruluğunu biliyor, ondan şüphe etmiyordu. Bu gerçeği belirtmek için Yunus’u konuşturmuştu. Bir gün kardeşler yalancı çıkmasın diye kızını Yunus’a verdi. Tapduk Emre’nin kızı bilgili, iyi yetişmiş bir kızdı. Ulu mertebelere ulaşmıştı. O Kur’an okurken akan sular durur, dinlerdi. Yunus: ”Ben bu nimete layık değilim.” diyerek ömrü boyunca kıza dokunmadı.
Yunus yıllar yılı şeyhine hizmet etti. Fakat beklediği himmeti bulamadığı ve bulamayacağı sanısına kapıldı. Kaçıp dağlara düştü. Bir rivayete göre bir mağarada, bir başka rivayete göre de yolda yedi erle buluştu. Her gece onlardan biri dua ediyor, ortaya bir sofra yemek geliyordu. Sıra Yunus’a gelince düşündü: diye. İçinden onlar kimin adını vererek dua etti ise ben de öyle yapayım dedi ve öyle yaptı. O gece önlerine iki sofra yemek geldi. Erenler şaşırıp sordular:
- Kimin yüzü suyu hürmetine dua ettin?
Yunus:
- Önce siz söyleyin, dedi.
- Tapduk Emre’nin kapısında kırk yıl hizmet eden erin yüzü suyu hürmetine dua ederiz.
Yunus bu cevabı alınca koşa koşa tekkeye dönüp Tapduk Emre’nin karısına sığınır:
- Beni bağışlat, diye yalvarır.
Ana Bacı :
- Tapduk birazdan sabah namazına abdest almak için kalkar. Kapının eşiğine yüzükoyun yat uzan, üstüne basınca:
- Bu kim? diye sorar.
Ben:
-Yunus, derim.
- Hangi Yunus, diye sorarsa bil ki gönlünden çıktın. Artık buralarda eğlenme, durma git.
- Yok, bizim Yunus mu, derse ayaklarına kapan kendini bağışlat.
Yunus, Ana Bacının dediği gibi yapar.
Tapduk’tan:
- Bizim Yunus mu? Sözünü işitince davranıp ayaklarına kapanır, kendini bağışlatır.
Tapduk elindeki asayı uzağa doğru fırlatıp atar.
- Git asayı nerede bulursan oraya yerleş, der.
Yunus yola çıkar. Asayı Sarıköy’de bulur. Oraya yerleşir. Halkı irşada başlar. Yunus Emre göçtükten sonra bir gün Molla Kasım adında biri su başına oturmuş Yunus şiirlerini okuyor, düşüncesine aykırı gelenleri yanan ateşe atıp yakıyormuş. Böylece bin tanesini yakmış, bin tanesini yel uçurmuş. Bin tanesini de suya atmış. Geride kalanları okumağa devam ederken:
Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme
Seni sıygıya çeker bir Molla Kasım gelür
Beyitine gelince aymış ve Yunus’un mertebesini anlamış. Fakat olan olmuş. Ateşte yanıp duman halinde göğe ağanlar meleklere, havaya uçanlar kuşlara, suya atılanlar balıklara gitmiş. Elde kalanlar da ademoğullarına kalmış. Yunus’un şiirlerinden herkes nasibini almış.
Yine rivayet olunur ki;
Mevlana bir gün yanındakilere:
- Manevi mertebelerden hangisine vardımsa Türkmen kocasını önde buldum.
Diyerek Yunus’u övmüş, kadrini yüceltmiş.


ESKİŞEHİR ŞEHİR EFSANESİ 2

Baba İlyas Efsanesi: Şücaeddin-i Veli Horasan’dan geldiği zaman su yokmuş. Halk suyun olmayışından çok zorluk çekiyormuş. Veli’nin başparmağını soktuğu yerden sular akmağa başlamış. Buraya Çille Han demişler. Şimdi burada beş koldan su akmaktadır.
Şücaeddin-i Veli Hazretleri bir gün dışarı çıkmış. Çimenliğe oturmuş. Yanına bir tabur asker gelmiş. Aç kaldıklarını söylemişler. Bunu duyan Veli Hazretleri, şimdi Bal Pınarı olarak anılan yere gitmiş. İki parmağını yere sokmuş.  <<Ya Mubarek birinden yağ aksın, birinden bal>> demiş. Dediği olmuş. Birinciden yağ, diğerinden bal akmağa başlamış. Gelen tabur karnını doyurup gittikten sonra, buranın başında kavga olmasın diye << Ya Mubarek su ol>>  demiş. İşte o zamandan beri buradan su akar.
Kenara çekilmiş. Altına bir post yaymış oturmuş. “Bunun altından çıkan arpaları askerin atları yesin” demiş. Bir de baksalar ki bir yılan ağzından arpa akıyor. Yüzlerce hayvan yemiş, bitirivermiş. Sonra arpalarda ortadan kaybolmuş.
Balpınarı yanında bir su vardır. Veli “Bu su hastalara şifa olsun” demiş. Şifa olmuş. Suyun adı Sıtma Suyu kalmış.
Şücaeddin-i Veli gelen bir tabur askere iki tencere yemek kaynatıyormuş. Altında ise iki mum yanıyormuş. Bir taburla gelen Mürüvvet Ali Paşa bu duruma kızmış. “Bu kadar yemek hangimize yetecek” diye söylenmiş. O zaman Veli “Yettirecek ben değil miyim? “ karşılığını vermiş.Askerden et isteyene et, pilav isteyene pilav vermiş. Böylece askeri doyurmuş. Bu duruma hayret eden Mürüvvet Ali Paşa Şücaeddin-i Veli’nin elini öperek ayrılmış.
Bu ayrılıştan kısa bir süre sonra Paşayı ve ordusunu düşmanları bir kulede sıkıştırmışlar. Önü düşman, arkası ise uçurum imiş. Paşa çaresiz kalınca, atını uçuruma sürmüş. Kaleden onu salimen yere indiren Şücaeddin-i Veli’nin eli imiş. Elini öperken parmağında gördüğü yüzüğünden tanımış.
Paşa görevini yaptıktan sonra Veli’nin yanına gelmiş. Veli’ye şükranlarını “Senin mezarını altın ve gümüşten yaptırsam azdır.” şeklinde belirtmiş. Paşa ölünceye kadar Veli’nin yanında kalmış. Veli ölünce onun türbesini ve mezarını yaptırmış. Türbe bir sıra sarı taş(altın), bir sıra beyaz taş(gümüş) tır. Kendi mezarı da Veli’nin yanındadır. Veli’nin yüceliğine izafeten türbesi büyük olarak yapılmıştır.


ESKİŞEHİR ŞEHİR EFSANESİ 3

Lületaşı Efsanesi Efsaneye göre lületaşını ilk bulan ve bu taşın yer altı yolunu ilk ortaya çıkarının bir köstebek olduğu söylenir. Anlatılan efsane şöyledir:

Bir gün genç bir çoban bölgenin Karatepe yöresindeki köylerine gitmektedir. Genç çoban yorgun düşer, acıkır, oturur; azığını çıkarıp yemeğini yemeye başlar. O sırada, topraktaki bir delikten bir canlının aktaş toprakları yüzeye çıkarmaya çalıştığını görür. Çoban bunlardan birine eline alır ve çakısıyla yontmaya başlar. İlk çakı darbesiyle taş birdenbire ayın on dördü gibi güzel bir kız oluverir. Kız dile gelir ve "Ah insanoğlu bana kıymasaydın!" diye bağırarak köstebeğin açtığı delikten içeri girip kaybolur. Delikanlı da kızın ardından başlar deliği eşelemeye. Günler geçer delikanlıdan haber alınamaz. Delikanlıyı arayan köylüler yerin yedi kat altında bu daracık kuyuda boğulmuş olarak bulurlar. Elinde sıkı sıkı tuttuğu ak taşları ile birlikte avuçlarında sımsıkı tuttuğu bir parça lületaşı varmış. O günden beri her lületaşı parçasında, çobanın ölümüne sürüklendiği sevdanın izlerini görmüş köylüler.
Lületaşı işleyenler için bu efsanenin anlamı büyük. Lületaşını yedi kat yerin dibinden çıkaran köstebeği, sanatlarının öncüsü ve pirleri olarak kabul ediyorlar.

ESKİŞEHİR ŞEHİR EFSANESİ 4

Seyit Battal Gazi'ye ilişkin Efsane
​
Seyit Battal Gazi'nin babası Hüseyin Gazi bir gece düşünde Cafer adlı bir yiğit görür. Pehlivanlıkta Hamza, Heybette Ali, Adalette Ömer gibi olan Cafer Hızır'ın atını ,Hz.Davut'ın zırhını, Hz.Ömer'in süngüsünü taşımaktadır. Hüseyin gazi bu yiğidin kimliğini çok merak eder. Bir başka gece düşünde ,bu yiğidin onun oğlu olacağı ,Rum diyarını baştan sona Müslüman edeceği müjdesi verilir.

Hüseyin Gazi bir süre sonra doğan oğluna Cafer adını verir. Cafer çok küçükken babası bir savaşta ölür. Cafer büyür, yiğit bir delikanlı olur. Bir gün babasından kalanları ister. Bunları alabilmesi için "Kafirler ülkesini müslüman etmesi gerektiği "söylenir.

Böylece Cafer su olur akar, yel olur eser, tek başına ordular kurar, gelip geçtiği her yerde adını duyurur, dinini yayar. Adı Halk arasında Seyit Battal Gazi olarak anılır. Seyitliği Peygamberin soyuna, Gaziliği savaşlardaki yiğitliğine ve aldığı sayısız yaraya, Battallığı görülmemiş gücüne ve heybetine dayanır.

İnanışa göre Seyyit Battal Gazi Peygamberimizin isteği ve müjdesiyle Anadolu'ya gönderilmiştir.

Bir gün Peygamber'in huzurunda Rum diyarının güzelliğinden söz edilir. Peygamber'in hatırı Rum'a meyleder. O zaman Cebrail gelir. Tanrı Katı'ndan selam getirir ve İki yüzyıl sonra Cafer adında bir yiğidin Rum diyarını fethederek müslüman ülkesine katacağını müjdeler.

Yine bir efsaneye göre Emevi ordusuyla Bizans ordusu Eskişehir Afyon Konya dolaylarında bir savaşa tutulur Seyit Battal Gazi'nin de aralarında bulunduğu Emevi ordusu zor durumda kalır ve çekilmeye başlar. Tekke Bayırı'nda Bizanslılar la karşılaşırlar. Yanlız durum gereği tüm askerlere Battal'ın askerilerin aralarında bulunduğu yayılması istenir. Savaşırken bir asker "Medet Ya Seyit Battal Gazi" diye seslenir. Bunun üzerine Bizans ordusunda dağılma belirtileri başlar.Bir süre sonra toplanıp saldırıya geçerler. Battal Gazi yaralanır ve bir mağaraya doğru çekilmeye başlar.Bu sırada bir el ona yardım eder ve onu mağaraya sokar.

Efsaneye göre bu bir kral kızı'dır.Battal Gazi'ye vurgundur.Yaralanınca onu izler,mağarayı bulmasını sağlar.Battal Gazi yere düşer onun bu durumuna çok üzülen kral kızı da orada üzüntüsünden üzerine kapanarak ölür.Mağaraya giren Bizanslılar onları bu halde görür Bizans Hükümdarı Battal'ın son isteğini sorar.Battal tutsaklarca İslam dini gereğince toprağa verilmesini ister ve ölür.

yıllar sonra Selçuklu hükümdarı Alaaddin Keykubad'ın annesi rüyasında Battal'ı görür ve ona mezarını ziyaret etmesini ve oraya bir türbe (Mesihiye kalesi) yaptırmasını söyler.Bunun üzerine yollara düşer.Bu sırada Mesihiye'de koyunlarını otlatmakta olan Kutluca Çoban koyunlarının belli bir yere geldiklerinde toprağa basmak istemediklerini görür. Bunları bir kaç gün izler ama hep aynı durum ortaya çıkar.Bir gece ağaç altında dinlenirken oraya nur indiğini görür.Gördüklerini Mesihiye Beyi'ne anlatır,o da orayı bir duvarla çevirir.

Bu sırada Ümmühan Hatun'da Mesihiye Kalesine varmıştır. Çevrede ziyaret yeri olup olmadığını araştırır Bey'de Kutluca Çoban'ın anlattıklarını, anlatır. Hatun Kutluca Çoban'ı bulur ve bir de onu dinler. Eğer doğruysa aynı rüyayı görmesi için Tanrı'ya yakarır. Rüyayı görünce Türbeyi yapmaya karar verir. Söylenceye göre Ümmühan Hatun tek Küpesini türbe yapımında gerekebilir diye demir bir kutu içinde direklerin biri altına gömdürür.


81 İlin Şehir Efsaneleri ANKARA HIDIRLIK TEPESİ EFSANESİ


ANKARA HIDIRLIK TEPESİ EFSANESİ
        Ankara kalesinin tam karşısına düşen, Hıdırlık tepe vardır. Bu Hıdırlık tepe yalçın kayalıklardan oluşur ve etrafında çok yüksek uçurumlar vardır. Bu Hıdırlık Tepe için Ankara'da bir efsane anlatılır. Eski zamanlarda Yaşlılıktan kör olmuş bir adam gelini ve oğlu ile yaşıyormuş. Oğlunun karısı babasına bakamayacağını devamlı kocasına söylüyormuş ve bunun için evde devamlı bir huzursuzluk varmış. Kadın kocasına bu adamı evimde istemiyorum, ne yaparsan yap diyormuş, başka bir şey demiyormuş. Bir gece zifiri karanlıkta oğlu babasını yanına almış ve Hıdırlık Tepesine uçurumun kenarına getirmiş. Babası oğluna: Oğlum burası Hıdırlık Tepesinde ki uçurum değil mi diye sormuş? Oğlu şaşırmış ve babasına buranın Hıdırlık tepesi olduğunu nereden bildiğini sormuş. Babası oğluna, bende zamanında yaşlı babamı bu uçurumun kenarına getirip, aşağıya atmıştım, şimdi sıra demek ki bana geldi demiş. Oğlu şöyle bir düşünmüş ve aklından geçen şeyden utanarak ağlamaya başlamış. Kör babasının koluna girmiş ve yol boyunca ondan kendisini af etmesi için yalvarmış. eve geldiklerinde olayı karısına anlatmış. Karısı o geceden sonra bir daha eşine bu konuyu açmamış ve yaşantıları kavgasız gürültüsüz bir şekilde sürüp gitmiş..


                 
                                                                                                            Ayşegül ARSLAN
                                                                                 AKINCILAR MAH.AHMET HAŞHAŞ İ.O